Blogu yine boşladım sanırım. Geçen ayın 5′inde (neredeyse 1 ay olmuş) Public Enemies ve Inglourious Basterds filmlerine gideceğimi ve yorumumu buradan paylaşacağımı yazmışım fakat ben yazana kadar zaman su gibi akıp gitmiş.
Hedefime ulaştım ve bir pazar günü Bakırköy Galleria’da iki filme birden gittim. İlk olarak Inglourious Basterds’a gittim fakat yazımda ilk olarak Public Enemies’den bahsetmek istiyorum. Zira kötü olandan başlamayı daha çok severim.
Public Enemies’i hiçbir şekilde beğenmediğimi söylemek istiyorum. Yönetmeni her ne kadar Michael Mann’de olsa bana göre pek de başarılı bir film olmamış. IMDB kullanıcıları benle aynı fikirde değiller sanırım (7.4 puan ortalaması var) fakat nedense bir türlü filmle ilgili pozitif düşünemiyorum. Çekim tekniğinden efektlerine kadar benden sınıfta kaldı. Peki bu yönetmenin ya da teknik ekibin başarısız olduğunu mu gösteriyor? Kesinlikle hayır! Sadece ben filmi beğenmedim. İlla ki yönetmen kendi kafasındaki yeni düşünceleri filmde hayata geçirmiştir. Ama gerek senaryo gerek de çekim olarak benden sınıfta kaldı.
Gelelim Inglourious Basterds’a… Sanırım kendi Top 5′ime rahatlıkla koyabileceğim bir film. Quentin Tarantino’nun ellerine sağlık diyor, gözlerin öpüyor ve kutluyorum kendisini. O ne güzel bir filmdir öyle. Senaryosundan çekimine, oyuncuların performansından filmdeki uçukluğa herşeye bayıldım. Tam da izlemek isteyeceğim hatta çekmek isteyeceğim tarzda bir film olmuş. Her yönüyle dört dörtlük. Belki de Public Enemies’den önce izlediğim için ve tadı damağımda kaldı için Public’i beğenmemiş olabilirim. Fakat sonuç ne olursa olsun Inglourious Basterds mükemmel.
Senaryo konusunda bahsedeceğim çok konu var fakat spoiler vermekten korktuğum için bu konuda konuşmuyorum. Eğer bu yazıyı okuyorsanız da size tek tavsiyem şansınız varsa bu filmi asla ama asla kaçırmayın. Eğer sinemada izleme şansınız yoksa da DVD’sini bekleyin, zira 20 TL’yi kesinlikle hak edecek bir film. Gerçi yayıncısının Universal olması, burada DVD’sini Kanal D’nin dağıtacağı anlamına geliyor. Bu da DVD 25 TL olacak demek. Muhtemelen de beyaz kutuda olacaktır ki bu da güzel haber
Gelelim puanlara;
Public Enemies’e 10 üzerinden 5 puan veriyorum.
Inglourious Basterds’a filmi izledikten sonra 10 üzerinden 9 vermiştim fakat bugün son düzenleme ile puanını 10′a yükselttim. Top 5′ime hayırlı olsun.
2002 Aralık ayından 2008 Aralık ayına kadar Level dergisini eksiksiz olarak aldım. Fakat artık oyun dünyasının beni sıkmasından ve bu dünyadan uzaklaşmak istememden dolayı Level’ı takip etmeyi bırakmıştım. Ne yalan söyleyeyim Level dergisi de her geçen gün kötüye gidiyordu.
İtiraf etmem gerekir ki birçok konuda olduğu gibi yabancılar dergi işinde de bizden çok iyiler. Gerçi bunun başlıca nedeni dergileri takip eden düzenli ve büyük bir kitlenin olması. Bizim takip eden sayımız az olduğu için dergilerimizin çok fazla gelişmesi mümkün değil. Fakat geçmişte oyun dünyasının içinde bulunduğumdan dolayı birçok ülkenin oyun dergilerini takip ettim. Ve şunu söyleyebilirim ki en dandik dergiye sahip olan ülke bizdik. Gerek grafik, gerek de içerik olarak çok detaylı dergilere sahip değildik. Bu yüzden de yabancıları hep kıskanarak takip ettim.
Bu durumun artık değişmesini görmek beni çok mutlu etti. Level dergisini bu ay tekrardan bir alayım dedim, zira Fırak Akyıldız önderliğindeki Level dergisi kendini komple yenilediğini söylüyordu. Dedikleri gibi de yapmışlar, dergi baştan aşağı yenlenmiş.
Özellikle derginin boyunun 1 cm kısalması ve sayfa sayısının artması en önemli artılarından. Ancak en iyisi içerik ve grafik alanında olmuş. Dergi basit bir oyun dergisinden çıkmış ve çok daha detaylı oyun ve kültür dergisine dönmüş. Dahası incik cıncık işlere yoğunluk vermeleri… Benim en sevdiğim şey ayrıntılardır. Derginin her sayfasından, her köşesinden, her bölümünden farklı bilgiler fışkırmalıdır. Bunu da sadelikten öte grafikle desteklenmelidir. Ben hep böyle düşünmüşümdür. Çünkü böylece dergi üzerinde çok uğraşıldığını görür ve dergiyi bir çırpıda okuyup bitiremeyiz. Zaten bitirmemek de gerekir. Bir dergi yeni sayısı çıkana kadar okuyucuyu oyalıyorsa o zaman başarılı bir dergi demektir.
Yeni Level bütün bunları yapmış gözüküyor. Sanırım yeniden almaya başlayabilirim (her ne kadar uzun zamandır oyun oynamıyor olsam da). Gerçi şuan her hafta Newsweek, her ay da National Geographic ve ingilizce Empire dergilerini alıyorum. Siz de iyi kötü kendinize dergi alışkanlığı oluşturun ve en azından her ay bir tane dergi alın.
Yaz aylarını neredeyse tamamen çalışmakla geçirdiğim için birçok sinema filmine gidemedim. Özellikle Terminator, X-Men, Kehanet ve Transformers filmlerini kaçırdığım için epey üzüntülüyüm (Kehanet’in DVD’si çıkıyormuş bu arada, sevindim). Mail kutuma MyBilet.com’dan gelen mail ile bunca vakti neden boşa geçirdiğimi düşündüm ve bu hafta içerisinde kaçırmadan izlemem gereken 2 filmi belirledim. Bunlardan ilki Halk Düşmanları (Public Enemies), diğeri ise Soysuzlar Çetesi (Inglorious Bastards).
Public Enemies için çok geç kaldığımın farkındayım fakat ne mutlu ki gelecek hafta cuma’ya kadar (11 Eylül – waov tarihe bak!) Bakırköy Galleria Prestige sinemalarında gösterimi devam ediyor. Bu fırsatı da artık kaçırmamak gerekiyor. Soysuzlar Çetesi’ne ise Capacity’de giderim muhtemelen. Geniş salon, büyük patlamış mısır, dev ekran falan…
Filmleri izleyince de artık o kadar beklediğime değip değmediğimi buradan yazarım. Benim tek korkum onca kaçırdığım filmin acısını bu iki filmden çıkarabilecek olmam. Eğer öyle bişey yapacaksam Guguk Kuşu ya da Otomatik Portakal gelsin elimden kurtulamaz
Son 1.5 aydır Robert Langdon ile kalkıyor ve yatıyorum. Belki tanımayanınız vardır; “Kim yahu bu eleman?” diye soruyordur. Kendisi roman yazarı Dan Brown tarafından yaratılmış bir roman karakteri. Tanıdık gelmedi mi? Peki, “Da Vinci Şifresi” ve “Melekler ve Şeytanlar” kitap ve filmlerinin baş karakteri desem. Hani Tom Hanks canlandırıyor filmlerinde de.
Bütün dünyada fırtınalar estiren Da Vinci Şifresi kitabı uzun bir zaman önce ülkemizde de çıkmış olsa da, hatta filmi bile çekilip 2006 yılında vizyona girmiş olsa da 1,5 ay öncesine kadar izlemek ya da okumak için bir atılım yapmadım. Fakat ne zaman Melekler ve Şeytanlar filmi vizyona girdi, o zaman kitapları okumaya karar verdim.
Açıkçası şu kısacık hayatımda verdiğim en güzel kararlardan biri olduğunu söyleyebilirim. Özellikle Da Vinci Şifresi beni öyle bir sardı ki, hayatımda 500 sayfalık kitabı en kısa zamanda bitirme rekorumu kırdım. Ara vermeden de Melekler ve Şeytanlar’a başladım.Artan bir heyecanla da okumaya devam ediyorum. Fakat ne yazık ki Melekler ve Şeytanları’ın son 100 sayfasına girmiş bulunuyorum. Kitapların baş karakteri Robert Langdon’a nasıl alıştıysam artık, kitap bitecek ve bay Langdon ile bir daha görüşemeyeceğim diye üzülüyordum.
Ne mutlu bana, kitapyurdu.com’da kitapları karıştırırken Dan Brown’ın yeni kitabını gördüm. Kitapın adı The Lost Symbol, henüz sadece ingilizce olarak satışa çıkıyor. Fakat bu önümüzdeki bir kaç ay içerisinde Türkçeye çevrileceği anlamına geliyor. İşin beni en mutlu eden tarafı ise The Lost Symbol (Kayıp Sembol) kitabının baş karakterinin yine Robert Langdon olması. Böylece Da Vinci Şifresi ve Melekler ve Şeytanlar kitaplarına üçüncü kitap eklenmiş oluyor. Bu da önümüzdeki 3 sene içerisinde Tom Hanks’i Robert Langdon karakteriyle tekrar beyazperdede göreceğimiz anlamına geliyor.
Sonuç olarak Robert’cım Roma’daki maceranı artık gönül rahatlığıyla bitirebilirim, çünkü Solomon Key’i araştırmaya gidicez seninle birkaç ay sonra.
PS: The Solomon Key’i İngilizce olarak Türkiye’ye getiren Altın Kitaplar firması, 2 ay içinde türkçesinin hazırlanacağını duyurdu. Süper bir haber.
Okulun final dönemi çin çektiğim filmi buradan da yayınlıyorum. Bu film, benim çektiğim ilk film olmasından ötürü de büyük bir önem taşıyor. Filmin senaryosunu biraz geniş tutmaya çalıştığım. Net olarak anlatılan bir şey yok, birkaç farklı anlam çıkabilir. Film bittikten sonra biraz üzerinde düşünülmesini istiyorum.
Filmi izledikten sonra feedback (geri dönüş) amaçlı filmden çıkardığınız sonucu bu yazıya yorum olarak yazarsanız sevinirim
Oprah Winfrey’i tanımayanınız var mı? Amerika’nın zenci bayan sunucusu Oprah, aynı zamanda Amerika’nın en zengin bayanlarından biridir. Aklını kullanarak yaptığı şov programı bütün dünyaya yön vermektedir. Bizim saçma Türk sabah programlarımızın örnek aldığı bir programdır “The Oprah Winfrey Show”. Tabii bizimkiler örneği başka yeriyle algılayıp uygularlar o ayrı.
Oprah’ın şuanki son icraati izleyicilerine KFC’den bedava yemek ısmarlaması. 2 parça ızgara tavuk, patates püresi, salata ve ekmekten oluşan bedava yemek hakkı toplamda 4 kez de kullanılabiliyor. Mis gibi fırsat yani.
Bizim programdakiler “evladım yemeyin biz sizi zayıflatmaya çalışıyoruz” deseler de Amerikalılar “ye babam ye, bi daha mı gelicez dünyaya” tadında bakıyorlar dünyaya. Şu zayıflama ön yargısını yıksak da bizimkiler de yemek ısmarlasa ne güzel olurdu. En azından yaşın yanında kuru da yanmazdı (!).
Bu ne lan her şey diet, light, 0 kalori vs… Ne biçim zamanda yaşıyorum kardeşim, bi türlü kilo alamıyorum. Bir program da çıksın gençler size yemek ısmarlayayım desin. Hani illa KFC olmasına da gerek yok, kebapçıya da götürebilir
PS: Oprah’ın KFC ısmarlaması onun için çok da önemli bir olay değil. Zira Oprah 2004 sezonu açılışında programa katılan 276 seyircisine Pontiac G6 hediye ederek belki de bir rekora imza atmıştır. Gerçi birçoğu arabanın vergisini veremediğinden dolayı geri iade etmişler arabayı o ayrı.
Okan, bari sen ısmarla KFC’yi
Büyük olay yaratan Matrix üçlemesinin yönetmenleri Wachowski Kardeşleri duymayanımız yoktur herhalde. Bu iki Matrix’in önce senaryosunu yazmış ardından 1999′da ilk Matrix’i çekerek kendilerine durdurulması engellenemez bir para akışı sağlamışlardı (ünlü olmayı anlatmanın farklı bir yolu). Wachowski’leri hepimiz duyduk fakat duymadığımız bir özellikleri vardrı. Kardeşlerden Larry Wachowski bir erkek olmasına rağmen kadınlığa olan eğilimiyle biliniyordu.
Larry, işte o eğilime sonunda son noktayı koydu ve cinsiyet değiştirmek için ameliyat masasına yatarak kadın oldu. Zaten son zamanlarında görünürde kadından bir farkı yoktu, fakat görünmeyen kısmı da artık tescilli kadın oldu. Ayrıca Larry olan ismini de Lana olarak değiştirdi. Lana’yı en sevdiği film aktrisi Lana Turner’dan dolayı seçtiği söyleniyor. Böylece “Wachowski Brothers” lakapları da yeni filmlerinde değişime uğrayacak gibi.
Peki ya bizim ülkemizde böyle bir olay olsa ne olurdu? Muhtemelen “hızlı ünlü oldular, çok para kazandılar, beyin mıncıklaması geçirdiler, ne yapacaklarını şaşırdılar, ünlü olmayın siz bak böyle olursunuz” gibi ünlülüğü öcü gibi gösterip yine hevesli gençlerin önünü tıkamaya çalışırlardı. Halbuki bir ebeveyn gibi “siz onlara örnek olmayın, akıllı uslu ünlü olun, karşıdan karşıya geçerken önce sola sonra sağa sonra tekrar sola bakın” tarzında bir politika izleseler görün bakın neler olurdu
.

Sinema ve türevi eğitim almayan ya da sinema ile çok içli dışlı olmayan kişiler sinema yönetmeninin ne iş yaptığı konusunda bir türlü fikir birliğine varamazlar. Kimilerine göre yönetmen bir iş yapmayan ancak en çok parayı götüren kişiyken kimilerine göre de işin bütün hamallığını çeken, arı gibi çalışan ve izlediğimiz filmin her pikseline adını yazan kişidir. Bu iki uç nokta arasında doldurulacak birçok kısım da farklı fikirleri oluşturuyor.
Mahsun Kırmızıgül’ün son filmi “Güneşi Gördüm” vizyona girdikten sonra bu tartışma iyice alevlendi. Fakat yine araştırmaya üşenen halkımız “kardeşim Mahsun Kırmızıgül film yapıyorsa o zaman yönetmen olmak kolaymış”,”her isteyen yönetmen oluyor demekki”,”yönetmenliğin de suyu çıktı, yakında mankenler de yönetmen olur” gibi saçma fikir üretmeye başladı.
Bazen yönetmenlik eğitimden çok yetenek işidir diye düşünüyorum. Bunları Mahsun’dan öte Holywood bazlı iki yönetmene dayanarak söylüyorum. İlki film satan bir dükkanda çalışan ve dükkandan aldığı filmleri izleyerek film manyağı olan, ardından çalışıp yönetmenliğe adım attığında Rezervuar Köpekleri, Pulp Fiction, Jackie Brown, Kill Bill gibi bir anda sivrilen filmleri çekerek yaşayan en iyi yönetmenler listesine adını yazdırman Quentin Tarantino. İkincisi ise benim favorim olan ve halen yaşarken çıkardığı işleri seyredebildiğim için kendimi şanslı hissettiğim Clint Eastwood. Hayatında film görmeyen çok fakir bir aileden gelip önce oyuncu olan ve İyi, Kötü, Çirkin gibi bir efsaneye imza atan Eastwood, ardından yönetmenliğe adım atarak adını efsaneler listesine yazdırdı. Çektiği filmlerin Oscar’a aday olması veya kazanması da Eastwood’un yönetmenlik başarısını tescilliyor. Bunlara Unforgiven, Mystic River, Letters From Iwo Jima, Flag of Our Fathers, Changeling, Million Dollar Baby’i sayabiliriz.
Bana kalırsa yönetmenliği tam açıklayan bir tanım yok. Yazının başında belirttiğim iki uç fikir de tam olarak doğru değil. Yönetmenliğin tanımını yönetmenin kendisi yazar. Her yönetmen kendine özgü stilleriyle birbirinden ayrılır, farklı yönetmen türleri oluşturur. Biri işini yönetmen yardımcısına bırakır, öteki her işi kendisi yapar, biri kurguya fazla müdahale etmez, öteki kurgunun her aşamasını kontrol eder, biri senaryoyu hazır alır, öteki senaryoyu kendi yazar. Bu ve bunun gibi birçok özelliği kartıştırıp birbirinden farklı yönetmen türleri oluşturabiliriz. Bir önceki paragrafta ismini verdiğim Quentin Tarantino ve Clint Eastwood’da bunlara çok iyi iki örnek. İkisi de çok yetenekli ve filmin her aşamasına adlarını yazdırsalar da Tarantino filmlerinin senaryosunu kendisi yazarken, Eastwood hazır senaryolardan başyapıt çıkarıyor. Bu da Tarantino’ya, kafasındaki senaryoyu filme dökmesini sağlayıp büyük tatminlik yaşatırken, Eastwood’a ise başarılı senaryo seçimini görsel şölene dönüştürmesiyle tatminlikten öte 4 Oscar ile ödüllendiriliyor.
Nice filmler var ki yönetmenin çok etkisi olmaz, film de pek başarılı olmaz fakat iyi oyuncu seçimi ve iyi reklamlarla adını duyurur. Biz de “gördün mü Jack Nicholson’ın yeni filmi çıkmış” deriz ama yönetmenin adını dahi bilmeyiz. Ama bazı filmler vardır ki yönetmen filmden daha baskın çıkar ve o yönetmenin yeni sanat eserini izlemek için sinemaya gideriz. Geçtiğimiz Şubat ayında vizyonda olan Clint Eastwood’un son filmi Changeling’de olduğu gibi. Eastwood’un yönetmenlik başarısı, Angelina Jolie’nin en iyi kadın dalında Oscar adaylığı getiren performansını bile geride bırakıyor. En azından ben ve benim gibiler “Eastwood’un çektiği yeni film vizyona girmiş” diyebiliyor.
İyice karıştırarak anlattığım yazıyı eski orta sınıf yönetmenlerinden Edward Dmytryk’in Sinemada Yönetmenlik kitabının ön sözünden küçük bir alıntı ile bitirmek istiyorum.
“Otuzlu ve kırklı yılların büyük güldürü filmleri yönetmeni ve iki Oscar sahibi Leo McCarey, bir bankere sorununu anlatıyordu. Umudu, olası bir film için bir iki milyon borç alabilmekti. Banker şaşkın, McCarey’i kafasındaki şemada bir yere oturtmaya çalışıyordu.
“Kameramanın ne yapıtığını biliyorum,” dedi, “filmin görüntülerini çeker. Senarist de senaryo yazar. Oyuncular doğaldır ki oynarlar. Fakat bana söyler misin Bay.. Şey.. McCarey, bir yönetmen ne yapar?”
Leo başka bir bankaya gitti.
Doğaldır ki, epey önce oldu bu olay. Fakat Amerika Birleşik Devletleri’nde ve diğer ülkelerdeki yüzlerce yüksek olukda ve üniversitede okuyan sinema öğrencilerinin %90′ı yönetmen olmak isterken çok azının bir yönetmenin ne iş yaptığından haberi vardır.”
Daha bu işi okuyan insanlar yönetmenin tam olarak ne yaptığını bilmiyorsa o zaman halk ne yapsın değil mi?
PS: Yazıda da belirttiğim gibi bana göre yönetmenin tam tanımı yok, her yönetmen kendi tanımını yazıyor. Fakat yine de bu her isteyen yönetmen olabilir demek değildir. Yönetmen olmak için belli başlı kriter ve bilgi sahibi olmak gerekiyor. Tabii adından söz ettirebilecek filmlerleri çekmekten bahsediyorsak…
Hevesli gençlere alternatif link.
Güzel resimmiş. Sayın Şeyhmus Yöntem‘in çektiği bir fotoğraf. Böyle bi bakınca bende aktör tipi mi var ne
PS: Fotoğraf yaklaşık 1.5 aylık çabayla uzattığım sakalların son görüntüsü olduğu için büyük önem taşıyor
Minnesota Timberwolves’a açık mektup;
Sevgili Glen Taylor, Jim Stack ve Kevin McHale,
Türk taraftarınız olarak neden size bu kadar fanatik derecede bağlıyım anlayamıyorum. Her sene bu kadar kötü dereceler elde etmemize rağmen sevgimde en ufak bir değişim yok. Aksine her yeni sezon başında umutlarım giderek artıyor “hadi koçum bu sene olacak” diye. Fakat halen tık yok. Elimizde Al Jefferson ve Mike Miller dışında kaliteli oyuncu kalmadığı için takas yoluyla takıma kaliteli oyuncular kazandıramadığımızın farkındayım. O yüzden bütün umudumuz draftlarda.
Geçen seneki draftlarda mis gibi O.J. Mayo’yu seçmişken bizim uzun ihtiyacımız var diyerek gidip Kevin Love ile takasladınız. Kevin Love, sezon boyunca 10 sayı 10 ribaund ortalamasını yakalayıp başarılı bir pivot olacağının sinyallerini verse de elimizden kayan O.J. Mayo, Memphis de sezon boyunca 18.5 sayı ortalaması yakalayarak parmaklarımı ısırmama neden oldu.
Herşeyi bir kenara bırakıp beni ve binlerce Minnesota kentindeki taraftarlarınızı takıma bağlacak şans bu seneki draft sebebiyle elinizde duruyor. Normalde her takımın birinci turdan 1, ikinci turdan 1 olmak üzere toplam 2 draft hakkı bulunurken bizim bu sene için toplam 5 draft hakkımız bulunuyor. Eğer takaslamazsak 5 çaylak oyuncu demek oluyor bu. En önemlisi ise ilk turda 5. sırada bulunan kendi hakkımız. Birkaç yıldır yaptığımız takaslarla diğer takımların 2009 draft haklarını topladık durduk. Şimdi onları iyi kullanmalıyız. Benim size birkaç önerim var.
İlk olarak uzun sevdanızdan bu sene ilk sıralamarda vazgeçin. İlk iki hakkı guard almak için kullanırsak gerisine bir kısa forvet ihtiyacımız kalıyor. Onu da iyi seçtiğimizde diğer seçilecek 2 oyuncuyu takasla gönderebiliriz. Fakat 2 guard 1 kısa forvet ihtiyacını mutlaka draft ile doldurmamız gerek. Ben sizin için biraz araştırma yaptım ve seçilebilecek 2 tane muhteşem guard buldum. Bunlar 21 yaşındaki Stephen Curry ve yine 21 yaşındaki Eric Maynor.
Curry, gençler liginde 08-09 sezonunda yaptığı maçlarda 28.6 sayı 5,6 asist ortalamsı yakalayarak NBA’de geleceğin oyun kurucusu olacağını gösteriyor bize. Yine aynı şekilde Eric Maynor da 21 yaşında ve geçen sene gençlerde 22.4 sayı 6.2 asist ortalamasını yakaldı. Bu iki guard içerisinden en azından birini seçip takasla göndermememiz gerekiyor. İşte o zaman seneye playoff şansımız olabilir. Bir de PF pozisyonunda oynayan ve 2009 draftının yıldızı olarak gözüken Blake Griffin var. Garnett kadar uzun olan Griffin, 20 yaşında ve 22.7 sayı, 14.4 ribaund ortalamsı ile mükemmel bir performans göstermiş. Griffin’i ilk sıradan Sacramento’nun seçeceğini düşünüyorum ama olur da bize kalırsa seçilebilecek mükemmel bir oyuncu.
Umarım yıllardır 2009 için topladığımız draft haklarını bu sene mükemmel bir şekilde kullanırsınız, biz de NBA TV’de daha çok Timberwolves maçı izleriz.
Drafta kadar kendinize iyi bakın, playoff’ları izlemeyi de unutmayın.
Sevgiler,
Yusuf CANPOLAT




