Son Yazılar »

iPhone 4 istememin sebepleri

Bundan bir buçuk sene kadar önce Turkcell’den 8 GB’lık iPhone 3G modelini almıştım. Bir buçuk seneyi özellikle belirttim çünkü 18 aylık kontratla almıştım ve ay itibariyle kontratımın sonuna gelindi (artık özgürüm). Fakat bu süreç içerisinde 2 farklı iPhone modeli çıktı. Bunlardan ilki 3GS, diğeri ise 4. Ben cihazı aldıktan çok kısa bir süre sonra piyasaya çıktı 3GS ancak pek de sevmemiştim. En başta ekstrası sadece video çekebilmesi ve dijital pusula özelliğinin olmasıydı. Tasarım olarak birebir aynıydı. Zaten Samsung D900i kullanıyordum, iPhone’ a geçince resmen dünyayı yönetir olmuştum.

iPhone 4 çıktığı zaman oldukça canım çekti, içim gitti ve sonunda istediğime karar verdim. iPhone 4 çıkalı bu yaz 1 sene olacak. Doğal olarak da yeni bir iPhone modeli piyasaya çıkacak. Bazı küçük özelliklerin geleceği ancak tasarımın değişeceği söylentileri var. Henüz bundan emin olmasak da iPhone 4′ün tasarımının beğenilmemiş olması buna etkenmiş. Fakat beni ise en çok çeken noktalardan biri tasarımı. Malum önümde uzun ve zorlu bir yol varken (yurtdışına gitmek gibi) iPhone 4′e para ayırmak ne kadar mantıklı olur bilemiyorum. Bu yüzden de kendi kendime sebepleri sıraladığım bir yazı yazmak istedim. Haydi bakalım başlayalım.

- Öncelik tabii ki iPhone 4′ün tasarımı. Muhteşem bir tasarımı var bana göre. Arka kısmının bombeli olmayıp düz olması, elde daha rahat tutuşu, şahane kılıfları ile oldukça ilgimi çekiyor diyebilirim. Özellikle de ekranının parlak değil mat olması, ekran kenarlarının 3G’ye göre daha küçük olması başlıca sebepler. Eh benim de tasarıma ya da kendimce estetiğe çok bağımlı biri olduğumu düşünürsek bence yeterli bi sebep. Bi de 3G’ye bakmaktan da sıkıldım, değişiklik lazım.

- Hız. iPhone 4 ile 3G arasında dağlar kadar hız farkı var. İşlemcisini falan geçtim zaten, iOS 4′ü yükledikten sonra öldü 3G… Uygulamaları yavaş açıyor, menülerde yavaş geziniyor. Resim çektikten sonra bakması çok uzun sürüyor. Bir resim çekip, uygulamayı açıp paylaşmak 10 dakikamı alıyor neredeyse. Bu yüzden de üşenmeye başladım. E bu da telefonun özelliklerini kullanamadığım anlamına geliyor. Ne gerek var ki o zaman dimi? Bu yüzden hız şart, dolayısıyla da iPhone 4.

- Multitasking, arkaplan resim değişikliği gibi özellikler de önemli. iPhone’umu özelleştiremiyorum. Arkaplanı bütün iPhone’lar gibi siyah. Halbuki 4′de arka planı değiştererek istediğin resme bakabiliyorsun. Bu da cihazı sana daha çok yakınlaştırıyor. Multitasking ise çok önemli. Twitter uygulaması açıkken geri gelip resim çekip, bunu twitterdan paylaşmak inanılmaz kısa bir zaman alıyor. Ya da bir dergi okurken, bir oyun oynarken arkada Twitter açık kalıyor. İki tıkla anında açılıyor. Bekleme yok, oyunu kapatma yok, derginin sayfasını kaybetme yok. E daha ne olsun.

Iphone4

- Kamerası. Özellikle de HD kamerası. İnternette iPhone 4 kamerası ile çekilen oldukça şahane videolar izledim ve Handycam yerine bir iPhone 4 almak daha mantıklıymış demeye başladım. İstediğin yerde ekstra fotoğraf makinesi taşımaya gerek yok, çıkar iPhone’u istediğin gibi resim çek video çek. Hem de hızlı hızlı(!). Eh benim işim de video ile zaten, fakat bu konuda ekstra cihaz taşımak zorundayım. Kurguda kasmak şartıyla iyi görüntülü kısa filmler çekmek bile mümkün iPhone 4 ile. Kamerasıyla da Twitter’dan Flickr’dan kaliteli resimler paylaşılabilir. Bence en önemli özellik ve benim de en ihtiyacım olan özellik.

- Storyboard uygulaması kullanıyorum iPhone’da. Ancak 3G ile artık kullanmak bir işkence. Zira çok yavaş çalışıyor, objeleri çok yavaş sürüklüyor vs. O yüzden yine yukardaki maddelerden hıza geliyoruz ve önemini tekrardan vurguluyoruz.

- Retina Display var. Oldukça net görüntü veriyor ve benim oldukça hoşuma giden bir görüntü oldu. Açıkçası bakmaktan çok büyük zevk aldığım bir görüntüye sahip. Bana göre elde tutuşu da güzel. Nike+ sistemiyle de daha fazla uyumlu halde çalışıyor özellikleri olarak.

- Geliştirilmeye daha açık. 3G’nin işletim sistemi güncellemeleriyle bile bir yere geldiğini ve gittikçe yavaşladığını düşünürsek iPhone 4 şuan için son iPhone ve en az 3 sene daha geliştirmeleri karşılayacaktır. Bu yüzden de geleceğe dönük güzel bir yatırım.

Ben bütün bunların sonucu olarak iPhone 4 almamın ihtiyaçlarını da karşılayacağını düşünüyorum. Ve alırsam bence pek de parayı israf etmiş olmam. Tabii yine de olaya taraflı olarak bakıyor da olabilirim. En azından okursanız yazımı bari siz söyleyin almam gerekli mi? :)

Oscar 2011′in Lego versiyonu

Oscar 2011′in adayları 25 Ocak günü tanıtıldı. Alex Eylar isimli Lego sanatçısı ise (fazlasıyla ilginç Lego harikaları bulunuyor) boş durmadı ve bu üç gün içerisinde “En İyi Film” dalındaki adayların Lego tasarımlarını yaptı. Başarılı bir şekilde filmlerin atmosferini Lego haline uyarlayan Alex, kadrajlarını da başarılı bir şekilde kurmuş. İşte Lego’nun katkılarıyla en iyi filme aday olan 10 film:

Filmler sırasıyla şöyle:
Inception, 127 Hours, True Grit, Winter’s Bone, Black Swan, The King’s Speech, Toy Story 3, The Social Network, The Fighter, The Kids Are All Right, *Bonus Inception

This slideshow requires JavaScript.

Sony PSP 2 tanıtıldı!

Bu sabah saatlerinde PSP 2 tanıtıldı. Henüz üzerinden 1 saat geçmemişken Yahoyt’a yazdığım PSP 2 ile ilgili ilk haberi sıcağı sıçağına blogumda da yayınlıyorum. Resimlerine Yahoyt.com adresinden ulaşabilirsiniz. Yorumlarımı içeren bir yazıyı da kısa zaman içinde yazar yayınlarım.
——————–

Sony, uzun zamandır beklenen PSP’nin yeni modeli PSP 2′yi bu sabah tanıttı. Japonya, Tokyo’da Türkiye saatiyle sabah saatlerinde gerçekleşen tanıtım toplantısı biter bitmez PSP 2 hakkında bütün bilgileri sizler için derledik.

Sonyi PSP 2′yi, NGP (Next Generation Portable) yani yeni nesil taşınabilir olarak tanıttı. Beklenenin ve konsept resimlerin aksine kaydırılır tasarım yerine ilk PSP’nin daha şık hali kullanılmış. İlk PSP’ye oldukça benzeyen cihaza oval tasarım hakim. PSP’ye göre daha ince çünkü arkasında UMD girişi bulunmuyor.

PSP 2′nin 5 inç boyutunda 960×544 çözünürlükte ekranı bulunuyor. Çözünürlüğün 5 inç bir ekran için oldukça yüksek kaliteli bir görüntü oluşturacağını belirtelim. Ekran OLED teknolojisini kullanıyor ve dokunmatik özelliği bulunuyor. Menülerde ve oyunlada ekrana dokunarak kullanmak mümkün olacak. LiveArea isimli yeni geliştirilen arayüz, dokunmatik özellik sayesinde kullanıcılara rahat bir kullanım sağlayacak gibi. ARM-Corte A9 Core işlemci kullanan cihaz, teknik açıdan oldukça iddialı gözüküyor.

PSP 2′nin PS3 kalitesinde görüntüler sunacağı söyleniyordu. Çıkışıyla birlikte gelecek oyunlara ve tanıtımda gösterilen görüntülere bakınca PSP’den çok daha iyi olduğunu, PS3′e de yakın olduğunu belirtebiliriz. Elde taşınan bir konsol için oldukça kaliteli grafiklere sahip. PSP 2′nin Sixaxis özelliği de bulunuyor. Bu da oyunları tıpkı iPhone’da olduğu gibi cihazı hareket ettirerek oynama imkanı sunacak. PlayStation 3 kollarında da bulunan Sixaxis teknolojisi, adından da anlaşılabileceği gibi 6 yönde hareketi algılayabiliyor. Ayrıca elektronik pusula da PSP 2′de yer alıyor.

Sony, PSP 2′yi sadece oyun aleti olarak tasarlamadığını, oyun oynayanların da dünyayla aynı anda oynayabileceği bir tasarım geliştirmiş. Cihazda Wi-Fi, 3G, GPS gibi özellikler bulunuyor. Ayrıca çeşitli uygulamalar da indirilerek cihazda kullanılabilinecek. İlerleyen zamanlarda Facebook, Twitter gibi uygulamarın PSP 2′ye gelmesi bekleniyor. Her türlü internet bağlantısı yer alan cihazın önünde ve arkasında da kamera bulunuyor. İlk PSP’de de yer alan Skype, PSP 2′de de yer alacak gibi.

Yön tuşları ve kare üçgen gibi oyun tuşlarının yanı sıra ilk cihazda olduğu gibi iki adet analog bulunuyor. Bu analogların görünüm itibariyle ilk cihazdan daha büyük olduğunu söyleyebiliriz. Cihazda ayrıca PSP Go’da da yer alan PS tuşu da bulunuyor. PSP 2′nin arkasında da bir touch pad bulunuyor. Bu touch pad’in şimdilik ne tarz işlev gördüğü açıklanmadı.UMD’nin yer almayacağını haberimizin başında belirtmiştik. PSP 2, hafıza kartı tarzında bir sistem kullanacak. Yeni medya ismiyle tanıtılan hafıza kartının klasik SD tarzında mı olacağı yoksa yine UMD tarzı yenilikçi sistem mi getireceği henüz kesinlik kazanmadı. Ancak oyunların cihaza da indirilebileceği tahmin ediliyor. Cihazın kapasitesi de henüz açıklanmayanlar arasında.

PSP 2, 2011′in başında tanıtılmış oldu fakat çıkış tarihi pek de yakın gözükmüyor. Tanıtımında üstüne durulmayan çıkış tarihinin en erken 2011 sonları olması bekleniyor. Tahminlere göre Ekim-Kasım aylarındaki yoğun oyun döneminde PSP 2 çıkabilir. Fiyatı ise tamamiyle soru işareti. Sony, açıklamadığı gibi böylesine özellikli bir cihazın fiyatı konusunda henüz tahminler de yer almıyor. Bize göre 700-750 lira arası bir fiyatla ülkemizden satışa sunulabilir. 3G özellikli olmayan versiyonunun bulunması da düşük fiyatlı seçenek oluşturabilir.

 

Çok önemli olduğunu düşündüğüm bu yazıyı yazmak istememdeki sebep, en azından bu yazıyı okuyanların kafasındaki sorulara cevaplar sunmayı istemem. Konumuz Midnight Express. Bilindiği gibi Midnigh Express filmi Türkiye’nin yarasıdır. Hakkında Türkiye içerisinde bolca yazılıp çizildiği gibi yabancı basın ve halk da bolca yazdı çizdi. Bir süre Türkiye’de DVD’sinin dahi yasak olduğu bir filmdi Midnigt Express. Sebebi ise Türkiye’yi fazlasıyla kötülüyor olması. Ben filmi geçtiğimiz gün ilk defa izledim. Fakat öncesinde gerek okuduğum bilgiler gerek de büyüklerimizden duyduğum kadarıyla kafamda oluşan olgu oldukça kötü yöndeydi.

Gerçeği görebilmek adına izlemeyi çok istediğim bir filmdi ancak Türkiye’de DVD olarak satılmadığı için bir türlü ulaşamıyordum. Son olarak blu-ray versiyonuyla burada piyasaya sunuldu ancak Blu-Ray’im olmadığı için o da olmadı. Aralık ayının sonunda yapmış olduğum İngiltere ziyareti sırasında DVD’sini bulup aldım. İçinde Türkçe seçenek yok fakat filmin yarısı zaten Türkçe -ya da Türkçe’ye benziyor-.

Öncelikle kısaca hikayeyi anlatayım. Billy Hayes isimli Amerikalı bir turist İstanbul’a geliyor. Ziyaretinin bitiminde otel odasında vücudunun etrafına esrarları sarıyor ardından havalimanının yolunu tutuyor. Amacı esrarları ülkesine götürüp hem içmek hem de satmak. Havalimanında yapılan arama sonucunda yakalanıyor ve Türk hapishanesini boyluyor. Bu süreç içerisinde bolca işkenceye maruz kalıyor, Türklerin iğrençlikleri ön plana çıkıyor, Türk avukatların vurdumduymazlığı ve bir sürü ayrıntı. Filmin sonucunda ise Hayes, kötülüklerin babası olan baş gardiyanı öldürüp kıyafetini çalıp hapisten kaçıyor. Yunanistan’a kaçıp oradan da ülkesine geri dönüyor.

Aslında hikaye olarak normal olan filmin bizi yaralayan kısmı Türklerin barbar, iğrenç, vurdumduymaz, çirkin, şişman, şiddet yanlısı gösterilmesi. Yine aynı şekilde bizde şiddet yok şeklinde bir yakarışımız da oldu. Filmin başında “Bir bir gerçek hikayedir” ibaresi bulunuyor. Hakkında çeşitli spekülasyonlar da var, yazar Oliver Stone yıllar sonra özür diledi ya da filmin gerçek olmadığı açıklandı gibi. Şimdi tek tek yabancı ve türk basınından, yorumlardan ve dökümanlardan derlediğim bilgileri toplayarak sunuyorum.

- Billy Hayes diye bir insan var ve gerçek. Hatta olayların da bir kısmı gerçek. Şöyle ki; Bill Hayes İstanbul’da vücuduna esrar paketlerini sararak kaçırmak istemektedir. Ancak havalimanındaki kontroller sırasında yakalanır. O dönem uçak kaçırma ve bomba olayları yüzünden havalimanı kontrolleri yeni başlamıştır, bu yüzden olaydan habersiz olan Billy Hayes, kaçakçılığının daha kolay olacağını düşünmektedir. Fakat yakalanır. Şöyle diyelim, filmin açılış sahnesi tamamiyle doğru.

- Orijinal, yani yaşayan gerçek Billy Hayes’in Türk biri tarafından gerçekleştirilen bir röportaj videosu var Youtube’da. Billy amca dobra bir şekilde yaşadıklarını ve film ile ilgili olan sorunlarını anlatmış. Billy Hayes, hapishanede pek işkence görmediğini söylüyor, ara sıra başgardiyandan dayak yemiş. İsmi Hamido’ymuş başgardiyanın. Dayağı seven, şiddet yanlısı sadist biriymiş. Türk mahkumları da ölümüne dövüyormuş. Diğer Türk gardiyanlarla ise hiçbir sorununun olmadığı hatta aralarında çok iyi insanların olduğunu söylüyor Billy. Türk mahkumlarla da çok iyi anlaştığını, kendini idare edecek kadar Türkçe öğrendiğini ve Türkçe’yi de çok sevdiğini söylüyor.

- Türkiye’den kaçtığı da doğru. Önce 4 yıl hapis alan Billy Hayes, ardından 30 senelik hapise mahkum oluyor. 5. senesinde hapisten kaçıp Yunanistan sınırını geçiyor ve Yunanistan üzerinden ülkesi Amerika’ya uçuyor. Fakat kaçış aşaması biraz farklı. Filmdeki gibi bir cinayet işlemiyor. Hatta filmdeki gibi olayların tamamı Sultanahmet Cezaevinde gerçekleşmiyor. Billy, İmralı’ya götürülüyor ve orada kalıyor. Kaçış hikayesi de adaya gelen balıkçıların birinin sandalını alıp İstanbul’a kaçmasıyla başlıyor. İstanbul’da saçını boyuyor saklanıyor, Edirne’ye gidiyor tekrar dereyi yüzerek geçiyor ve Yunanistan’a giriş yapıyor. Ülkesine dönünce de yaşadıklarını anlatan bir kitap yazıyor.

- Okumadım fakat bir yabancının dediğine göre kitapta Billy Hayes, İstanbul’a tek başına geliyor ve tek başına dönmeye çalışıyor. Filmde ise dramatizasyonu arttırmak için yanına bir de sevgilisi eklenmiş.

- Billy, filmin sonundaki cinayeti aslında işlemiyor. Hatta hiçbir şekilde kimseyi öldürmüyor. Çünkü öldürürse Amerika’da da yakalanabileceğinin farkında. Bu yüzden filmin biraz kurgusunun abartıldığını söyleyebiliriz. Hamido gerçekten ölüyor, fakat bunu başka bir Türk mahkum yapıyor. Hamido’dan sağlam dayak yiyen bir Türk mahkum, salıverildikten sonra silahını kapıyor ve Hamido’yu çay bahçesinde öldürüyor. Ardından oraya oturuyor, polisleri bekliyor ve polisler geldiğinde “evet ben yaptım, beni dövdü ve aileme ağır hakaretler etti” diyor. Billy Hayes’in yalancısıyım.

- Filmin senaristi Oliver Stone. Billy Hayes, aslında amacın esrar kaçakçılığının yasak olmasını ve hapishane sistemini eleştirmek olduğunu söylüyor. Fakat filmdeki tek sorunun iyi bir Türk gösterilmemesinin olduğunu da ekliyor. Hayes’in birçok Türk arkadaşı varmış ve Türkiye’yi çok seviyormuş. Türkiye içerisinde de fazlasıyla iyi insan olduğunu söylüyor. Mahkumlardan avukatlara, gardiyanlardan polislere birçok iyi insan tanıdığını söylüyor. Hatta Türklerin fazla iyilik sever olduğunu belirtiyor. Ancak filmde Türkler iğrenç, şişman ve kötülüksever gözüküyor. Bu konuda Billy Hayes’in yapabileceği birşey yok, zira kitapta durum zaten farklı ancak filmde yönetmenin ve senaristin abartması mevcut.

- Oliver Stone, 2004 yılında Türkiye’ye geldiğinde Midnight Express filminin yarattığı etkiden dolayı Türk halkından özür diledi. Gençliğin verdiği gazla da biraz fazla dolduğunu ve o dönem olayı duyduğunda sinirlenerek yazdığını itiraf etti. Şuan geçmişe baktığımda yaptıklarımdan dolayı çok pişmanım, Türk halkından da özür diliyorum dedi. Oliver Stone, gençliğinde uyuşturucu ve esrar kullanan biriydi, bunun kaçakçılığını yapan birine de böylesine bir suç verilmesine sinirlenerek yazmış. Ancak yönetmenin de, filmde Billy Hayes’i oynayan Brad Davis’in de uyuşturucu kullandığı söyleniyor. Hatta bir duyum, Brad Davis’in aşırı uyuşturucudan dolayı erken yaşta ölmüş. Bu arada Oliver Stone, dünyanın her yerinde hapishane sisteminin kötü olduğunu

- Yabancı büyük film sitelerinde yabancıların film için yaptığı yorumlar gerçekten beni mutlu etti. Zira neredeyse bütün yorum yapan yabancılar Türkiye’nin kasıtlı olarak kötü gösterildiğini ve aslında Türkiye’nin ve Türklerin öyle olmadığını savunuyor. Bu da bilinçlenmeyi arttırıcı bir etken. Tabii filmin üzerinden 33 sene geçmiş olması da zaten filmin yarattığı etkiyi artık fazlasıyla azaltmıştır, hatta öldürmüştür. Zira 33 sene önceki bir olayı izleyenlerin artık Türkiye hakkında o tarz düşünceye sahip olacağını düşünmüyorum.

- Billy Hayes, Türkiye’yi de çok özlemiş. Türkçe’yi halen çok iyi bir şekilde konuşuyor. Türkiye’ye gelmek istiyor fakat hem yasal olarak hem de bazı insanların tepkisinden korktuğu için gelemiyor. Resimlerden ve videolardan baktığıyla özlemini gideriyormuş. Ancak halen filme sinirli onlarca insanın suikastine de kurban gidebilir sonuçta. Ayrıca Türk hapishane sisteminin de Amerika’ya göre daha özgür olduğunu düşünüyor Billy Hayes. Çünkü burada insana özgürlük tanınıyor ve daha fazla kendisiyle ilgilenebileceği, kitap okuyabileceği zaman veriliyormuş.

- Filmde konuşulan dil Türkçe fakat sadece benziyor. Hiçbir Türk oyuncu filmde oynamıyor. Oynayanlar ya İtalyan ya da Amerika’lı. Türkçe aksan yerlerde sürünüyor. Bir Türk olarak birçok yerinde anlamakta zorlandım. Gerçek Billy Hayes bile Türkçeyi çok daha iyi konuşuyor yahu. Çekimlerinin nerede yapıldığını bilmiyorum ama orijinal İstanbul görüntüleri olduğundan ekibin İstanbul’a geldiği kesin. Ancak hapishane sahneleri Türkiye’de değil onu biliyorum.

Yazıyı okumadan önce Midnight Express’i izlediniz mi bilmiyorum ancak filmi izleyip bu araştırmaları yaptıktan sonra benim filme bakış açım değişti. Elbette fazlasıyla yapılan yanlışlıklar var fakat asıl sorun filmi yapanlardan çok bu filmi provakasyon amaçlı sürekli olarak gösterenlerde. Filmin 33 yılı aşmasından ötürü de artık ertkisini kaybetmiş durumda. Peki geçmişte bize zararı oldu mu? Fazlasıyla! Yine de gerçek Billy Hayes’in yaşadıklarının çarpıtıldığını da unutmadan filmi eleştirelim.

Değişim yılı 2011

Sene oldu 2011. Geçtiğimiz senenin Aralık 18’inde gittiğim İngiltere’den bu sene ayın 2’sinde geri döndüm. 2 hafta süren kısa bir ziyarette üstün gözlem özelliklerimi(!) kullanarak yabancı kültürünü sıkı bir şekilde inceledim. Elde ettiğim verileri Dubai ve Almanya gezilerimdeki verilerle birleştirince hayatımın bundan sonraki kısmını yönlendirecek bir şablonu son sürat hazırlamaya başladım. Üstüne bir de 2011’e taze girmişken yeni hedeflerin ve değişimin yılı olsun istedim. Aşama aşama bu sene kendimde değiştireceğim şeyleri alta yazıyorum ki eğer olur da bilinçsizce cayarsam okuyup kendimi tokatlayabileyim.

- Öncelikle hedeflere daha konsantre olmam gerekiyor. Bu yüzden de sıkı bir çalışma programı izlemeliyim. Buna kendimi film alanında geliştirmekten spor yapıp vücudu dinç tutmaya kadar olan geniş bir yelpaze dahil. Bu yüzden de hayatımda vaktimi öldüren gereksiz şeyleri yavaş yavaş tespit edip hayatımdan çıkarmaya başlıyorum. Zira sinema, ingilizce, kültür, hayalgücü ve türevi durumlara önem vermem gerekiyor.

- İlk olarak hayatımdan televizyonu büyük oranda çıkarıyorum. Digitürk Plus’a sahip olmam bu kararımda bana yardımcı oluyor. Zira artık aman şu program var bu program var koşayım geçeyim TV başına izleyeyim yok. Çok önemliyse arkadaş kaydederim, gece yatmadan önce reklamları eleyerek izlerim. Onun dışında Digitürk’ün MovieMax kanallarını elemiyorum onlar mühim. Zaten dizi olarak izlediğim bi Ezel var, program olarak da Çok Güzel Hareketler Bunlar var. Bu ikisini kaydetme usulüyle izlemeye devam edeceğim, geri kalan programlara ise adios…

- Alışveriş ve para döngüsü hayatımın belki de en önemli döngüsü ve malesef benim olduğum yerde durmama sebep olan bir döngü. Çünkü devamlı film-müzik-kitap gibi şeylerin yanı sıra bol bol materyal ve gereksiz şeyler satın alıyorum. Cebimde para kaldığı zaman hemen harcama hissi doğuyor, alışveriş yapmadığım zaman sıkıntılı bir hal alıyorum. Eh bu durumu normalde çat diye değiştirmek imkansız. Fakat bu konuda İngiltere gezimin bana inanılmaz faydası oldu. Çünkü varlık içerisinde azlıkla yetinen bir ailede kaldım. İmkanı olup da gereksizce alışveriş yapmayan, var olanı en iyi şekilde değerlendiren bir yapı. Eh düşündüm bende izlemediğim 150 tane DVD, okumadığım 120 tane kitap ve okumadığım tonlarca National Geographic dergisi var. Devamlı yenisini aldığımdan dolayı da hem vaktim gidiyor hem de yine yenisi almak istediğimden varolanı değerlendiremiyorum. Ayrıca yine devamlı olarak artan sayı da cabası. Nitekim geldiğimden beri içimde paraya olan düşkünlük inanılmaz şekilde bitmiş durumda. Bırak alışveriş yapmayı, maaşım yatmış daha gidip bakmadım bile bankaya (normalde olsa maaş yattıktan sonraki bir saat içerisinde bir kısmı alışverişe gitmiş olurdu). Nitekim çok gerekli olmadıkça alışverişi bitiriyorum ve karıncanın kışın yaptığı model stoktan yemeye başlıyorum.

- Sosyal medyanın otunda bokunda varım ayıptır söylemesi. Facebook ve Twitter haricinde diğerlerini pek etkin kullandığım söylenemez ancak bunların birçoğundan ayrılma kararı aldım. Formspring, Friendfeed, henüz açtığım threewords gibi sitelerde bulunan üyeliklerimi kapatacağım. Fotoğraf albümü olarak Flickr’ı kullanmaya devam edebilirim, mail olarak da Gmail tek olarak kalacak. Facebook ve Twitter kullanımında düşüş yapmayacağım ancak zamanlarını artık daha düzenli kullanacağım. Her an her dakika girmektense sadece birşeyler paylaşacağım dönemlerde gireceğim. Zaten firefox eklentisiyle Twitleri anında okuyorum, pek vaktimi almıyor. Foursquare’i ise kullanmaya devam edebilirim çünkü o sadece iPhone üzerinden yolda kullanılan bir durum.

- Fast Food yemeyi de artık bırakıyorum. Bunu söylediğime bırakın arkadaşlarımın ya da çevremin inanmasını ben bile inanamıyorum. Aslında tam anlamıyla bırakmıyorum ama haftada 5 olan sayıyı en fazla 2 olacak şekilde düzenlemeye gidiyorum. Hatta biraz daha sıkarsam haftada en fazla 1 e kadar indirebilirim. Özellikle McDonald’s ve Burger King ile olan evliliğim, KFC ile olan nişanlılık durumum sona eriyor. Subway’e dokunmuyorum zira kendisi bildiğin sağlıklı sandeviçler. Tabii buna lahmacun ve türevleri de dahil. Ev yemeklerine önem vereceğim artık. Bu kararımda da Super Size Me belgeselinin etkisi olduğunu söyleyebilirim. En önemlisi konsantremi artık çok iyi vermem gerekiyor ve sürekli ağızda çıkan yaraların, sürekli ortaya çıkan baş ağrılarını olabildiğince sağlıklı beslenip en aza indirmek. Ayrıca çok para gidiyor be hacı, onun da önüne geçmek lazım.

- Football Manager oynamayı da bıraktım. Zaten 3 haftadır oynamıyorum. Bundan sonra da yüzüne bile bakmayacağım artık. İnanılmaz zamanımı alıyor. Hani FM oynarken başka bir şey de yapamıyorum ki. Saatlerce ama saatlerce mal gibi ekrana kitliyor beni. Bundan sonra oyun anlayışım Xbox 360 üzerinden. Onda da zaten orijinal oyun alıyorum ve alışverişi bitirdiğim için oyun alımını bıraktım. Totalde 8 tane oyunum var, bu oyunları uzuuun bir süre oynar dururum artık. Nitekim çabuk sıkılan yapım olduğundan bu 8 oyuna çok fazla vakit ayırabileceğimi düşünmüyorum. Bu yüzden de uzun süre yeter bu oyunlar bana. Manyak ötesi bi oyun çıkar, o zaman belki ucuzunu bulursak alırız.

- Sabah sporlarına başlıyorum. Wings’i (köpeğim) alıp koşuya çıkacağız. Turumuz 6:30’da başlayacak, 7’de eve geliş ve duş ile sona erecek. Tabii bunu şimdiden her sabah yapacağım ülen gibi über bi hedefle başlamıyorum. Bu da aslında artık daha reelistik baktığımı gösteriyor. Eskiden olsa her sabah yaparım diye atar tutardım. Haftada üç gün (ikisi hafta içi, biri haftasonu) olmak üzere koşulara başlıyorum. Amaç bir süre tempoyu tutturduktan sonra sayıyı yavaşça arttırmak.

- Kitap okuma saatleri getiriyorum. Öyle eskisi gibi büyük montu aldık bunun cebine kitabı sokar otobüste okurum taktikleri yok. Evde belli günler kitap ve dergi okuma günleri. O kadar kitap, o kadar dergi bitecek. Film olarak da haftada en az 2 film kriteri koyuyorum şimdilik. Ancak bu kriter koşudan daha hızlı bir şekilde artacak. Kitap içinse haftalık sayfa sayısı koymadım. Koymayı da düşünmüyorum bunalıma sokabilir o biraz.

- Senaryo ve hikaye yazımlarına başlıyorum artık. Uzunca bir süredir küçük küçük notlar alarak malzeme topladım. Ancak bu kadar boş şeye vakit ayırdığımdan oturup geliştirecek vakit olmadı. Bundan sonra haftanın en az iki günü akşam oturup yazılar yazılacak. O beyaz Word sayfası kirlenecek arkadaş. Bununla da kalmıyoruz tabii, çekimlere başlıyoruz. Yaza kadar birkaç kısa film bitmiş olmalı. Buna bazı konsept fotoğraf çekimleri de dahil. O yüzden çalışmalara ara vermeden başlıyorum!

Yaz itibariyle İngiltere’ye gitme amacındayım. Yarım senelik ya da bir senelik olmak üzere İngilizce okuluna gideceğim. İngilizce’yi çok iyi öğrenmem gerekiyor. Ancak o zamana kadar da kendimi mantelite olarak performans olarak çok iyi geliştirmem gerekiyor. O yüzden de 2011’i böylesine bir diyet programıyla başlatıyorum. Yeni yılım kutlu olsun, görüldüğü gibi işim çok. Gözüken o ki 2011 benim için köklü değişim yılı olacak.

Microsoft Live Araçları

Çok değil, bundan bir iki sene öncesine kadar sıkı bir Microsoft’çu olduğumu söyleyebilirim. Ancak Microsoft’a olan hayranlığım gerek Microsoft’un yaptığı stratejik hatalar, gerekse de alternatiflerinin güçlenmesi yüzünden azalmaya başlamıştı. Öncelikle Macbook aralak Apple hayranlığı başlamış, ardından ölümüne savunduğum Internet Explorer’ı bırakarak Firefox’a geçiş yapmıştım. Çok eskiden Hotmail kullanırdım, onu bırakalı da epey bir süre oldu. Epeyce bir zamandır kullandığım msn’im de hotmail olmayan bir adresle kayıtlı zaten. Windows olarak desen XP’den öteye Vista ile geçiş yaparak işletim sisteminden de iyice soğumuştum. Benim için Microsoft’u çekilebilir kılan artık tek olarak Xbox 360 kalmıştı ki 3K’dan soğuyarak PlayStation 3’e daha sıcak bakmaya başlamıştım.

Ancak son zamanlarda Microsoft, yaptığı hataları da toparladığından olsa gerek benim gözümde hızlı bir şekilde yükselişe geçti. İlk olarak Windows 7 ile işletim sisteminin nasıl olması gerektiğini bizlere, en azından bana ıspatladı. Windows 7 kullanalı 1 seneye yaklaştım, ne format attım ne de şuana kadar sorun yaşadım. İlk kurduğum zamanki gibi tam performans alabiliyorum. Şuana kadar da bir kere olsun Windows 7’ye küfretmedim. Aksine her geçen gün “sen nasıl birşeysin arkadaş” diye sevgi dolu sözcükler sarf ettim.

Windows 7’nin başarısını Office 2010 ile pekiştirse de benim gözümde esas olay yeni Live araçlarıyla gerçekleştirdi. Çalıştığım MYK Medya’da Televidyon ve Yahoyt çerçevesinde Microsoft Türkiye’ye ziyarette bulunduk. İnternet bölümünden sorumlu Emre Tok, çekim yaptığımız süre boyunca Microsoft’un yeni Live araçlarını bize tek tek tanıttı. Biz de ekip olarak ağzımız açık bir şekilde izledik. Özellikle Live’ın bütün sosyal medyayla uyumuna ve etkileşimine hayran kaldığımı söyleyebilirim. Akşamı eve gelince bir bakalım Live araçlarını kurayım da Microsoft, onu bıraktığım zamandan beri neler geliştirmiş diye kurcalayayım dedim. Live araçlarını, Live Messenger 2011 dahil olmak üzere yükledim.

Öncelikle şunu söylemeliyim ki Live Messenger 2011 gerçekten çok başarılı olmuş. Özellikle sosyal medyayı tek ekrandan görebilmek, Facebook chat kısmını kullanabilmek, grafiksel olarak Windows 7 ile uyumu, konuşmaları sekmelerle ayırıp tek pencerede toplaması, yeni smileylar ve daha nice özellik Live Messenger 2011’i kullanışlı hale getiriyor. Keza sosyal medyayı tek yerden kurcalayım diyorsak kişisel iletilerin Facebook’ta da yayınlanabileceğini, ya da Facebook’da yayınlanan bir gönderiye messenger üzerinden yorum yapılabileceğini bilmek gerçekten süper. Keza artık konuşma metinlerinde şehir isimleri gibi özel kelimeler geçerse altı çiziliyor ve tıklandığında küçük bir pencerede aramanın metin ve görsel sonuçları gösteriliyor.

Gelelim diğer uygulamalara. Live Mail’i kullanmadım çünkü o konuda halen web üzerinden Gmail’i kullanıyorum ve bana daha kolay geliyor. Zaten Live Mail’i tanıtmadığı için çok bir bilgim yok. Bildiğim kadarıyla eski Outlook Express. Movie Maker’da artık Live kategorisine eklenmiş ve çok hızlı slayt şovlar ya da videolar hazırlayıp bunu Youtube ya da Facebook üzerinden yayınlamak çok basit ve kullanışlı. Movie Maker hiç kullanmadım ama kendi alanı için başarılı. Keza Fotoğraf Galerisi programının fotoğraf birleştirme özelliği dillere destan. Kısaca şöyle anlatayım; aynı açıdan çekilmiş üç tane fotoğraf olsun. Bu fotoğraflarda bulunan aynı kişilerden birinin bir fotoğrafta gözü kapalı, ötekinin başka fotoğrafta ağzı çok açık çıkmış olsun. Bu fotoğrafları birleştir dediğimizde bize kare kare seçtiğimiz yeri istediğim fotoğraftan alma şansı sunuyor. Pek anlatamadım sanki, ancak üç fotoğraftan istediğimiz yeri alıp bir kolaj hazırlayarak fotoğrafların kusurlarını gidermek mümkün. Bu özellik sayesinde artık toplu fotoğraf çekerken en az 3-4 tane arka arkaya çekeceğim. Biri gözüm kapalı çıkmış derse rahatça evde hallederim diyebilirim. Ayrıca fotoğraflara etiket özelliği gelmiş. İnsanları etiketleyip fotoğraf arşivi yaratmak, “Ahmet Mehmet’e ait bütün fotoları getir” gibi seçenekler eklenmiş. Yine aynı şekilde etiketli olarak Facebook’a da eklenebiliyor.

Bir diğer kullanışlı program ise Live Writer. Uzun zamandır bu bloga yazı giremiyordum zira WordPress’e girip metin editöründen yazı yazmaya üşeniyordum. Şimdi wordpress hesabımı Live Writer’a ekledim. Sağolsun kendisi hemen benim temamı çekip programa kurdu. Artık masaüstünden Live Writer’a çirf tıklayıp açılan pencereye yazımı yazdığımda direkt blogumda yayınlanıyor. Hem de program üzerinde yayınlamadan önce ön izleme almak ya da istenildiği gibi resim, bağlantı, video vs. indirebilmek mümkün.

En süper özellikse SkyDrive özelliği. SkyDrive, Live Messenger ve Hotmail’de de çalışıyor. Messenger’a ya da Hotmail’de göndereceğiniz fotoğraflar SkyDrive’daki albüm üzerinde toplanıyor. Böylece megabyte’larca fotoğraf çok kısa sürede SkyDrive’a gidiyor. Böylece hem upload’u hem de download’u çok daha zamandan tasarruflu oluyor. SkyDrive’da albüm oluşturup bu albümü istediğiniz kullanıcılara açmanız ve onlarada da değiştirme ya da fotoğraf ekleme gibi imkanlar tanımanız mümkün. Ayrıca bu albümleri Facebook’da da paylaşabilirsiniz. SkyDrive sayesinde Hotmail’de mail başına 10 GB’da kota arttırımına gidilmiş. Mükemmel haber.

Görünen o ki Live araçları ile Microsoft gözümde yeniden bir numaraya yükseldi. Bu arada unutmadan Xbox 360’dan beni 3K ile soğutmuştu ancak yeni çıkardıkları Slim versiyonu ve hareket algılayıcı sistemi Kinect ile o konuda da beni heyecanlandırdılar. Yılbaşına İngiltere dönüşü Kinect’li Xbox 360 paketlerinden birini satın almayı düşünüyorum.

PS: Sosyal medyayla etkileşimde şuan için Twitter yok. Bu konuda küçük bir anlaşmazlık nedeniyle Twitter’ın isminin çıktığı ancak çok kısa bir süre sonra tekrar geleceğini belirtti sayın Emre Tok. Ayrıca özelliklerinin neredeyse hepsinin Mac için de olacağını söyledi. Kötü haberisi ise Xbox’da verdi. Xbox halen gelmeyi düşünmüyormuş ülkemize (Live olarak).

Inception’dan ne bekliyoruz

Christopher Nolan’ın The Dark Knight’tan sonraki son bombası Inception (Başlangıç) bugün vizyona giriyor. Aslında amacım yaklaşık bir hafta önceden beklentileri içeren bir yazı yazmaktı. Böylece filmi izledikten sonra yazacağım yazı ile ikisini karşılaştırabilecek ve klasik öncesi sonrası sendromu oluşturabilecektim. Baktım ki vakit yaklaştı.. Birazdan yatacağım ve kalktığımda sinemanın yolunu tutacağım. Bu yüzden de yatmadan Inception hakkında biraz karalamak istedim.

Efenim öncelikle Christopher Nolan’dan biraz bahsedeyim. Kendisi şuan için Hollywood’un altın yumurtlayan yönetmeni. Memento, Insomnia gibi filmlerle adını duyurmaya başlayan Nolan, Batman Begins ile kariyerine yepyeni bir sayfa açtı. Artından çektiği Prestige ile kendi çıtasını yükselten Nolan, The Dark Knight ile mesleki zirveye ulaştı. Zira bir Batman filmi olmasına rağmen The Dark Knight IMDB’nin top 250 listesine 1. sıradan giriş yaptı ve uzun bir süre 1. sırada kaldı. Bu yılın ortasına kadar da Top 10 içerisindeki yerini korudu (şuan 12. sırada). Bir Batman ardından da bir tane kendi filmini yapan Nolan, The Dark Knight’tan sonra kendi senaryosu olan Inception’ı çekti.

Bundan uzun bir zaman önce (Aralık ayı olabilir) fragmanını izlediğimde oldukça ilgi çekici duruyordu. Fakat benim gibi kimsenin bu filmin IMDB top 250′de ilk 3′e oynayacağını düşündüğünü sanmıyorum. Nitekim film Amerika’da vizyona girer girmez kullanıcılardan 9,6 gibi yüksek bir oy ortalamasına ulaştı. Ardından listeye 9,1 puan ile 3. sıradan giriş yaptı. 2 haftadır da bu sırasını koruyor. Yarın ülkemizde dünyanın en iyi üçüncü filmi olarak vizyona girecek. Böyle bir durum da beklentileri bir hayli yükseltiyor. Fakat bu beklenti konusu biraz karışık. Zira The Dark Knight ile aksiyonda ve oyunculukta tavan yapmış bir filmden sonra Inception çıtayı daha yukarı taşıyabilecek mi acaba.

Zihin, rüya gibi alemlerde geçen film konu olarak oldukça güzel bir noktadan yakalamış gibi duruyor. Bu arada Leonardo DiCaprio’nun filmde Christopher Nolan’a ne kadar çok benzediğini düşünüyordum ki Empire dergisi imdadıma yetişti ve bu benzerliği dergide koca bir sayfa ile okuyucularına taşıdı (aynı benzerlik gelecek sene vizyona girecek olan Thor filminde de mevcutmuş).

Bakalım yarın filmi izledikten sonra Sherlock Holmes’a yazdığım kadar uzun bir yazı yazabilecek kadar beğenecek miyim filmi. Beklentilerim beğeneceğim yönünde fakat büyük bir beklentiyle gitmek bazen hayal kırıklığı yaratabiliyor. Daha önce de dediğim gibi beklenti olarak filmin sıfır noktası Dark Knight.. Bakalım geçebilecek mi…

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Follow

Get every new post delivered to your Inbox.