Category: Yaşam


Çok önemli olduğunu düşündüğüm bu yazıyı yazmak istememdeki sebep, en azından bu yazıyı okuyanların kafasındaki sorulara cevaplar sunmayı istemem. Konumuz Midnight Express. Bilindiği gibi Midnigh Express filmi Türkiye’nin yarasıdır. Hakkında Türkiye içerisinde bolca yazılıp çizildiği gibi yabancı basın ve halk da bolca yazdı çizdi. Bir süre Türkiye’de DVD’sinin dahi yasak olduğu bir filmdi Midnigt Express. Sebebi ise Türkiye’yi fazlasıyla kötülüyor olması. Ben filmi geçtiğimiz gün ilk defa izledim. Fakat öncesinde gerek okuduğum bilgiler gerek de büyüklerimizden duyduğum kadarıyla kafamda oluşan olgu oldukça kötü yöndeydi.

Gerçeği görebilmek adına izlemeyi çok istediğim bir filmdi ancak Türkiye’de DVD olarak satılmadığı için bir türlü ulaşamıyordum. Son olarak blu-ray versiyonuyla burada piyasaya sunuldu ancak Blu-Ray’im olmadığı için o da olmadı. Aralık ayının sonunda yapmış olduğum İngiltere ziyareti sırasında DVD’sini bulup aldım. İçinde Türkçe seçenek yok fakat filmin yarısı zaten Türkçe -ya da Türkçe’ye benziyor-.

Öncelikle kısaca hikayeyi anlatayım. Billy Hayes isimli Amerikalı bir turist İstanbul’a geliyor. Ziyaretinin bitiminde otel odasında vücudunun etrafına esrarları sarıyor ardından havalimanının yolunu tutuyor. Amacı esrarları ülkesine götürüp hem içmek hem de satmak. Havalimanında yapılan arama sonucunda yakalanıyor ve Türk hapishanesini boyluyor. Bu süreç içerisinde bolca işkenceye maruz kalıyor, Türklerin iğrençlikleri ön plana çıkıyor, Türk avukatların vurdumduymazlığı ve bir sürü ayrıntı. Filmin sonucunda ise Hayes, kötülüklerin babası olan baş gardiyanı öldürüp kıyafetini çalıp hapisten kaçıyor. Yunanistan’a kaçıp oradan da ülkesine geri dönüyor.

Aslında hikaye olarak normal olan filmin bizi yaralayan kısmı Türklerin barbar, iğrenç, vurdumduymaz, çirkin, şişman, şiddet yanlısı gösterilmesi. Yine aynı şekilde bizde şiddet yok şeklinde bir yakarışımız da oldu. Filmin başında “Bir bir gerçek hikayedir” ibaresi bulunuyor. Hakkında çeşitli spekülasyonlar da var, yazar Oliver Stone yıllar sonra özür diledi ya da filmin gerçek olmadığı açıklandı gibi. Şimdi tek tek yabancı ve türk basınından, yorumlardan ve dökümanlardan derlediğim bilgileri toplayarak sunuyorum.

- Billy Hayes diye bir insan var ve gerçek. Hatta olayların da bir kısmı gerçek. Şöyle ki; Bill Hayes İstanbul’da vücuduna esrar paketlerini sararak kaçırmak istemektedir. Ancak havalimanındaki kontroller sırasında yakalanır. O dönem uçak kaçırma ve bomba olayları yüzünden havalimanı kontrolleri yeni başlamıştır, bu yüzden olaydan habersiz olan Billy Hayes, kaçakçılığının daha kolay olacağını düşünmektedir. Fakat yakalanır. Şöyle diyelim, filmin açılış sahnesi tamamiyle doğru.

- Orijinal, yani yaşayan gerçek Billy Hayes’in Türk biri tarafından gerçekleştirilen bir röportaj videosu var Youtube’da. Billy amca dobra bir şekilde yaşadıklarını ve film ile ilgili olan sorunlarını anlatmış. Billy Hayes, hapishanede pek işkence görmediğini söylüyor, ara sıra başgardiyandan dayak yemiş. İsmi Hamido’ymuş başgardiyanın. Dayağı seven, şiddet yanlısı sadist biriymiş. Türk mahkumları da ölümüne dövüyormuş. Diğer Türk gardiyanlarla ise hiçbir sorununun olmadığı hatta aralarında çok iyi insanların olduğunu söylüyor Billy. Türk mahkumlarla da çok iyi anlaştığını, kendini idare edecek kadar Türkçe öğrendiğini ve Türkçe’yi de çok sevdiğini söylüyor.

- Türkiye’den kaçtığı da doğru. Önce 4 yıl hapis alan Billy Hayes, ardından 30 senelik hapise mahkum oluyor. 5. senesinde hapisten kaçıp Yunanistan sınırını geçiyor ve Yunanistan üzerinden ülkesi Amerika’ya uçuyor. Fakat kaçış aşaması biraz farklı. Filmdeki gibi bir cinayet işlemiyor. Hatta filmdeki gibi olayların tamamı Sultanahmet Cezaevinde gerçekleşmiyor. Billy, İmralı’ya götürülüyor ve orada kalıyor. Kaçış hikayesi de adaya gelen balıkçıların birinin sandalını alıp İstanbul’a kaçmasıyla başlıyor. İstanbul’da saçını boyuyor saklanıyor, Edirne’ye gidiyor tekrar dereyi yüzerek geçiyor ve Yunanistan’a giriş yapıyor. Ülkesine dönünce de yaşadıklarını anlatan bir kitap yazıyor.

- Okumadım fakat bir yabancının dediğine göre kitapta Billy Hayes, İstanbul’a tek başına geliyor ve tek başına dönmeye çalışıyor. Filmde ise dramatizasyonu arttırmak için yanına bir de sevgilisi eklenmiş.

- Billy, filmin sonundaki cinayeti aslında işlemiyor. Hatta hiçbir şekilde kimseyi öldürmüyor. Çünkü öldürürse Amerika’da da yakalanabileceğinin farkında. Bu yüzden filmin biraz kurgusunun abartıldığını söyleyebiliriz. Hamido gerçekten ölüyor, fakat bunu başka bir Türk mahkum yapıyor. Hamido’dan sağlam dayak yiyen bir Türk mahkum, salıverildikten sonra silahını kapıyor ve Hamido’yu çay bahçesinde öldürüyor. Ardından oraya oturuyor, polisleri bekliyor ve polisler geldiğinde “evet ben yaptım, beni dövdü ve aileme ağır hakaretler etti” diyor. Billy Hayes’in yalancısıyım.

- Filmin senaristi Oliver Stone. Billy Hayes, aslında amacın esrar kaçakçılığının yasak olmasını ve hapishane sistemini eleştirmek olduğunu söylüyor. Fakat filmdeki tek sorunun iyi bir Türk gösterilmemesinin olduğunu da ekliyor. Hayes’in birçok Türk arkadaşı varmış ve Türkiye’yi çok seviyormuş. Türkiye içerisinde de fazlasıyla iyi insan olduğunu söylüyor. Mahkumlardan avukatlara, gardiyanlardan polislere birçok iyi insan tanıdığını söylüyor. Hatta Türklerin fazla iyilik sever olduğunu belirtiyor. Ancak filmde Türkler iğrenç, şişman ve kötülüksever gözüküyor. Bu konuda Billy Hayes’in yapabileceği birşey yok, zira kitapta durum zaten farklı ancak filmde yönetmenin ve senaristin abartması mevcut.

- Oliver Stone, 2004 yılında Türkiye’ye geldiğinde Midnight Express filminin yarattığı etkiden dolayı Türk halkından özür diledi. Gençliğin verdiği gazla da biraz fazla dolduğunu ve o dönem olayı duyduğunda sinirlenerek yazdığını itiraf etti. Şuan geçmişe baktığımda yaptıklarımdan dolayı çok pişmanım, Türk halkından da özür diliyorum dedi. Oliver Stone, gençliğinde uyuşturucu ve esrar kullanan biriydi, bunun kaçakçılığını yapan birine de böylesine bir suç verilmesine sinirlenerek yazmış. Ancak yönetmenin de, filmde Billy Hayes’i oynayan Brad Davis’in de uyuşturucu kullandığı söyleniyor. Hatta bir duyum, Brad Davis’in aşırı uyuşturucudan dolayı erken yaşta ölmüş. Bu arada Oliver Stone, dünyanın her yerinde hapishane sisteminin kötü olduğunu

- Yabancı büyük film sitelerinde yabancıların film için yaptığı yorumlar gerçekten beni mutlu etti. Zira neredeyse bütün yorum yapan yabancılar Türkiye’nin kasıtlı olarak kötü gösterildiğini ve aslında Türkiye’nin ve Türklerin öyle olmadığını savunuyor. Bu da bilinçlenmeyi arttırıcı bir etken. Tabii filmin üzerinden 33 sene geçmiş olması da zaten filmin yarattığı etkiyi artık fazlasıyla azaltmıştır, hatta öldürmüştür. Zira 33 sene önceki bir olayı izleyenlerin artık Türkiye hakkında o tarz düşünceye sahip olacağını düşünmüyorum.

- Billy Hayes, Türkiye’yi de çok özlemiş. Türkçe’yi halen çok iyi bir şekilde konuşuyor. Türkiye’ye gelmek istiyor fakat hem yasal olarak hem de bazı insanların tepkisinden korktuğu için gelemiyor. Resimlerden ve videolardan baktığıyla özlemini gideriyormuş. Ancak halen filme sinirli onlarca insanın suikastine de kurban gidebilir sonuçta. Ayrıca Türk hapishane sisteminin de Amerika’ya göre daha özgür olduğunu düşünüyor Billy Hayes. Çünkü burada insana özgürlük tanınıyor ve daha fazla kendisiyle ilgilenebileceği, kitap okuyabileceği zaman veriliyormuş.

- Filmde konuşulan dil Türkçe fakat sadece benziyor. Hiçbir Türk oyuncu filmde oynamıyor. Oynayanlar ya İtalyan ya da Amerika’lı. Türkçe aksan yerlerde sürünüyor. Bir Türk olarak birçok yerinde anlamakta zorlandım. Gerçek Billy Hayes bile Türkçeyi çok daha iyi konuşuyor yahu. Çekimlerinin nerede yapıldığını bilmiyorum ama orijinal İstanbul görüntüleri olduğundan ekibin İstanbul’a geldiği kesin. Ancak hapishane sahneleri Türkiye’de değil onu biliyorum.

Yazıyı okumadan önce Midnight Express’i izlediniz mi bilmiyorum ancak filmi izleyip bu araştırmaları yaptıktan sonra benim filme bakış açım değişti. Elbette fazlasıyla yapılan yanlışlıklar var fakat asıl sorun filmi yapanlardan çok bu filmi provakasyon amaçlı sürekli olarak gösterenlerde. Filmin 33 yılı aşmasından ötürü de artık ertkisini kaybetmiş durumda. Peki geçmişte bize zararı oldu mu? Fazlasıyla! Yine de gerçek Billy Hayes’in yaşadıklarının çarpıtıldığını da unutmadan filmi eleştirelim.

Değişim yılı 2011

Sene oldu 2011. Geçtiğimiz senenin Aralık 18’inde gittiğim İngiltere’den bu sene ayın 2’sinde geri döndüm. 2 hafta süren kısa bir ziyarette üstün gözlem özelliklerimi(!) kullanarak yabancı kültürünü sıkı bir şekilde inceledim. Elde ettiğim verileri Dubai ve Almanya gezilerimdeki verilerle birleştirince hayatımın bundan sonraki kısmını yönlendirecek bir şablonu son sürat hazırlamaya başladım. Üstüne bir de 2011’e taze girmişken yeni hedeflerin ve değişimin yılı olsun istedim. Aşama aşama bu sene kendimde değiştireceğim şeyleri alta yazıyorum ki eğer olur da bilinçsizce cayarsam okuyup kendimi tokatlayabileyim.

- Öncelikle hedeflere daha konsantre olmam gerekiyor. Bu yüzden de sıkı bir çalışma programı izlemeliyim. Buna kendimi film alanında geliştirmekten spor yapıp vücudu dinç tutmaya kadar olan geniş bir yelpaze dahil. Bu yüzden de hayatımda vaktimi öldüren gereksiz şeyleri yavaş yavaş tespit edip hayatımdan çıkarmaya başlıyorum. Zira sinema, ingilizce, kültür, hayalgücü ve türevi durumlara önem vermem gerekiyor.

- İlk olarak hayatımdan televizyonu büyük oranda çıkarıyorum. Digitürk Plus’a sahip olmam bu kararımda bana yardımcı oluyor. Zira artık aman şu program var bu program var koşayım geçeyim TV başına izleyeyim yok. Çok önemliyse arkadaş kaydederim, gece yatmadan önce reklamları eleyerek izlerim. Onun dışında Digitürk’ün MovieMax kanallarını elemiyorum onlar mühim. Zaten dizi olarak izlediğim bi Ezel var, program olarak da Çok Güzel Hareketler Bunlar var. Bu ikisini kaydetme usulüyle izlemeye devam edeceğim, geri kalan programlara ise adios…

- Alışveriş ve para döngüsü hayatımın belki de en önemli döngüsü ve malesef benim olduğum yerde durmama sebep olan bir döngü. Çünkü devamlı film-müzik-kitap gibi şeylerin yanı sıra bol bol materyal ve gereksiz şeyler satın alıyorum. Cebimde para kaldığı zaman hemen harcama hissi doğuyor, alışveriş yapmadığım zaman sıkıntılı bir hal alıyorum. Eh bu durumu normalde çat diye değiştirmek imkansız. Fakat bu konuda İngiltere gezimin bana inanılmaz faydası oldu. Çünkü varlık içerisinde azlıkla yetinen bir ailede kaldım. İmkanı olup da gereksizce alışveriş yapmayan, var olanı en iyi şekilde değerlendiren bir yapı. Eh düşündüm bende izlemediğim 150 tane DVD, okumadığım 120 tane kitap ve okumadığım tonlarca National Geographic dergisi var. Devamlı yenisini aldığımdan dolayı da hem vaktim gidiyor hem de yine yenisi almak istediğimden varolanı değerlendiremiyorum. Ayrıca yine devamlı olarak artan sayı da cabası. Nitekim geldiğimden beri içimde paraya olan düşkünlük inanılmaz şekilde bitmiş durumda. Bırak alışveriş yapmayı, maaşım yatmış daha gidip bakmadım bile bankaya (normalde olsa maaş yattıktan sonraki bir saat içerisinde bir kısmı alışverişe gitmiş olurdu). Nitekim çok gerekli olmadıkça alışverişi bitiriyorum ve karıncanın kışın yaptığı model stoktan yemeye başlıyorum.

- Sosyal medyanın otunda bokunda varım ayıptır söylemesi. Facebook ve Twitter haricinde diğerlerini pek etkin kullandığım söylenemez ancak bunların birçoğundan ayrılma kararı aldım. Formspring, Friendfeed, henüz açtığım threewords gibi sitelerde bulunan üyeliklerimi kapatacağım. Fotoğraf albümü olarak Flickr’ı kullanmaya devam edebilirim, mail olarak da Gmail tek olarak kalacak. Facebook ve Twitter kullanımında düşüş yapmayacağım ancak zamanlarını artık daha düzenli kullanacağım. Her an her dakika girmektense sadece birşeyler paylaşacağım dönemlerde gireceğim. Zaten firefox eklentisiyle Twitleri anında okuyorum, pek vaktimi almıyor. Foursquare’i ise kullanmaya devam edebilirim çünkü o sadece iPhone üzerinden yolda kullanılan bir durum.

- Fast Food yemeyi de artık bırakıyorum. Bunu söylediğime bırakın arkadaşlarımın ya da çevremin inanmasını ben bile inanamıyorum. Aslında tam anlamıyla bırakmıyorum ama haftada 5 olan sayıyı en fazla 2 olacak şekilde düzenlemeye gidiyorum. Hatta biraz daha sıkarsam haftada en fazla 1 e kadar indirebilirim. Özellikle McDonald’s ve Burger King ile olan evliliğim, KFC ile olan nişanlılık durumum sona eriyor. Subway’e dokunmuyorum zira kendisi bildiğin sağlıklı sandeviçler. Tabii buna lahmacun ve türevleri de dahil. Ev yemeklerine önem vereceğim artık. Bu kararımda da Super Size Me belgeselinin etkisi olduğunu söyleyebilirim. En önemlisi konsantremi artık çok iyi vermem gerekiyor ve sürekli ağızda çıkan yaraların, sürekli ortaya çıkan baş ağrılarını olabildiğince sağlıklı beslenip en aza indirmek. Ayrıca çok para gidiyor be hacı, onun da önüne geçmek lazım.

- Football Manager oynamayı da bıraktım. Zaten 3 haftadır oynamıyorum. Bundan sonra da yüzüne bile bakmayacağım artık. İnanılmaz zamanımı alıyor. Hani FM oynarken başka bir şey de yapamıyorum ki. Saatlerce ama saatlerce mal gibi ekrana kitliyor beni. Bundan sonra oyun anlayışım Xbox 360 üzerinden. Onda da zaten orijinal oyun alıyorum ve alışverişi bitirdiğim için oyun alımını bıraktım. Totalde 8 tane oyunum var, bu oyunları uzuuun bir süre oynar dururum artık. Nitekim çabuk sıkılan yapım olduğundan bu 8 oyuna çok fazla vakit ayırabileceğimi düşünmüyorum. Bu yüzden de uzun süre yeter bu oyunlar bana. Manyak ötesi bi oyun çıkar, o zaman belki ucuzunu bulursak alırız.

- Sabah sporlarına başlıyorum. Wings’i (köpeğim) alıp koşuya çıkacağız. Turumuz 6:30’da başlayacak, 7’de eve geliş ve duş ile sona erecek. Tabii bunu şimdiden her sabah yapacağım ülen gibi über bi hedefle başlamıyorum. Bu da aslında artık daha reelistik baktığımı gösteriyor. Eskiden olsa her sabah yaparım diye atar tutardım. Haftada üç gün (ikisi hafta içi, biri haftasonu) olmak üzere koşulara başlıyorum. Amaç bir süre tempoyu tutturduktan sonra sayıyı yavaşça arttırmak.

- Kitap okuma saatleri getiriyorum. Öyle eskisi gibi büyük montu aldık bunun cebine kitabı sokar otobüste okurum taktikleri yok. Evde belli günler kitap ve dergi okuma günleri. O kadar kitap, o kadar dergi bitecek. Film olarak da haftada en az 2 film kriteri koyuyorum şimdilik. Ancak bu kriter koşudan daha hızlı bir şekilde artacak. Kitap içinse haftalık sayfa sayısı koymadım. Koymayı da düşünmüyorum bunalıma sokabilir o biraz.

- Senaryo ve hikaye yazımlarına başlıyorum artık. Uzunca bir süredir küçük küçük notlar alarak malzeme topladım. Ancak bu kadar boş şeye vakit ayırdığımdan oturup geliştirecek vakit olmadı. Bundan sonra haftanın en az iki günü akşam oturup yazılar yazılacak. O beyaz Word sayfası kirlenecek arkadaş. Bununla da kalmıyoruz tabii, çekimlere başlıyoruz. Yaza kadar birkaç kısa film bitmiş olmalı. Buna bazı konsept fotoğraf çekimleri de dahil. O yüzden çalışmalara ara vermeden başlıyorum!

Yaz itibariyle İngiltere’ye gitme amacındayım. Yarım senelik ya da bir senelik olmak üzere İngilizce okuluna gideceğim. İngilizce’yi çok iyi öğrenmem gerekiyor. Ancak o zamana kadar da kendimi mantelite olarak performans olarak çok iyi geliştirmem gerekiyor. O yüzden de 2011’i böylesine bir diyet programıyla başlatıyorum. Yeni yılım kutlu olsun, görüldüğü gibi işim çok. Gözüken o ki 2011 benim için köklü değişim yılı olacak.

Fikrimin başarısı

Bundan 4-5 sene öncesinde bir fikrim vardı. Sinema salonlarını doldurmak ve salonlara rahat yer bulabilmek için tasarlanmış bir fikir. Fikre göre tek tek sinema salonlarıyla anlaşılacak ve sinema biletleri internet üzerinden bir siteden satın alınacaktı. Komisyon ise bilet karşılığı 1 TL’ydi. Babamla oturduk tartıştık ama iş olmadı. Havada kaldı daha doğrusu. Aradan bir iki sene geçti MyBilet sinema hizmeti vermeye başladı (daha önce veriyorsa beni düzeltin ama benim bildiğim sinemayı açması pek eski değil). Sistem tamamiyle benim tasarladığım şekilde, sırasıyla filmi, salonu, seansı ve son olarak da koltuğu seçmek olarak ilerliyor. Şahane fikir, güzel uygulama. Ben kiosk olayında sadece bilet bastırma olarak düşünmüştüm ama onlar alternatif gişe olarak kullanılabilir hale getirdiler ki çok da şahane olmuş. Bükemediğin eli öpüceksin misali ben de MyBilet abonmanı oldum, biletlerimi artık devamlı oradan alıyorum, bilet bulabilir miyim acep diye kendi kendime sormuyorum.

Fakat bugün MyBilet sitesinde bir banner gördüm. Banner’da Ocak ayının ilk 4 gününde 980 bin işlem yaptıklarını söylüyorlar. Kelle başı hesapla 1 lira komisyon aldıklarını düşünürsek 980 bin TL eder. Vay anasını. Keşke zamanında bu projeyi hayata geçirebilseydim. Ama yine de geç değil, bir iki sinema filmi yapayım. Kazandığım paraları bu tarz bi sisteme akıtırım artık :)

Oldu mu sana bi 2010

Tekrar blog tutmaya 2009′a girmeye 2-3 gün kala başlamışım. Aradan koca bir sene geçmiş ve 2010′un henüz 3. günündeyiz. 1 sene boyunca toplamda 22 blog yazısı yazmışım.  Ay bazında hesaplarsak ay başına 1,8 blog yazısı ortalamasıyla sınıfta kalmışım diyebiliriz. Yine aynı şekilde 1 senelik Twitter maceram da 169 Tweet’de kalmış ki bu da günlük 0,46 tweet yapıyor.

Eh yeni seneye girmişken önümüze yeni hedefler koymak gerekiyor. Tabii şu kadar blog yazıcam şu kadar tweet yazıcam demek ya da hedef koymak oldukça saçma. 10 yazı fazla yazmışım eksik yazmışım ne fark eder. Önemli olan geçen zamanı olumlu değerlendirebilmek. Yoksa buraya hiç yazmasam da olur. Fakat blog olayına önem vermemin ve yazmak konusunda karar kılmanın nedeni biraz daha içsel. Şöyle ki; sene boyunca birçok kez bloga yazı yazmaya giriştim fakat üşengeçlik, tembellik, bezginlik ve bilimum benzeri durumlar yüzünden yazmadım. Bunu sadece bloga değil herşeye karşı yaptım. Bu yüzden de girişimcilik yönünden sınıfta kaldığım bir seneyi geride bıraktım.

Dedik ya yeni seneye girdik diye. Şimdi benim için yepyeni bir dönem başlamış oldu. Bu sene kaybettiğim bütün zamanı geri getirmek olacak amacım. Bu yüzden blog ve benzeri işleri sıkı tutacağım. Blog benim için bir nebze önemli zira iyi kötü yazma alışkanlığımın devamına sebep olacak. Uzun yıllar dergilerde yazdıktan sonra üniversiteye başladığımdan beri iki kelam bişiy yazdığım pek söylenemez. Gerçi okuma alışkanlığımı yeniden kazandım o ayrı. Geçtiğimiz 4 senede toplam 2 kitap bitirdiğimi düşünürsek bu sene içinde 7 kitap okumam bence büyük başarı. Ehh dergide çalışınca insan okumaya pek de aç olmuyor. Bütün gün okuyup yazmakla geçiyordu zaten.

Bu blog sayfalarındaki ilk yazım 2009′a girerken koyduğum hedeflerden oluşuyordu. Malum, bezginlikle geçen bir yılda pek hedefleri tutturduğumu söyleyemem. Fakat diyorum ya yeni bir sene yenilenmek için bir fırsat diye. Buyrun kendi kendime koyduğum yeni hedefler:

- Yazma olayına biraz daha önem vermeliyim. Uzun ve kısa metraj için senaryolar, küçük hikayeler, tonla fikirler vs… Herşeyi hepsini yazmalı yazmalı yazmalıyım. Yanımda taşıdığım not defteri dolup taşmalı.

- Okuma olayının da önemi artmalı. Aylık dergilerin okunmasına daha fazla yoğunlaşmalı, kitap sayısını da ayda 2 kitap okumaya çıkarmalıyım. Olmadı ayda 1,5 kitap ortalamayla yılı 18 kitapla da kapatabilirim.

- İş lazım iş. Mayıs’da okul bittikten sonra sağlam bir işe girmeli, yine sağlam para kazanılmalı. Hatta araba bile alabilmeliyim kendime :)

- Kısa filmlere yoğunluk vermeli. Bolca kısa film çekmeli, tecrübe kazanılmalı.

- Sinemaya daha fazla gitmeliyim. Mümkünse bu sayı haftada bir ortalamaya kadar çıkmalı. 2009 yılında toplam 18 kez sinema salonuna gitmişim. Bu sene bu sayı 35′i rahat geçmeli.

Seda Sayan bize KFC ısmarla

Oprah Winfrey’i tanımayanınız var mı? Amerika’nın zenci bayan sunucusu Oprah, aynı zamanda Amerika’nın en zengin bayanlarından biridir. Aklını kullanarak yaptığı şov programı bütün dünyaya yön vermektedir. Bizim saçma Türk sabah programlarımızın örnek aldığı bir programdır “The Oprah Winfrey Show”. Tabii bizimkiler örneği başka yeriyle algılayıp uygularlar o ayrı.

Oprah’ın şuanki son icraati izleyicilerine KFC’den bedava yemek ısmarlaması. 2 parça ızgara tavuk, patates püresi, salata ve ekmekten oluşan bedava yemek hakkı toplamda 4 kez de kullanılabiliyor. Mis gibi fırsat yani.

Bizim programdakiler “evladım yemeyin biz sizi zayıflatmaya çalışıyoruz” deseler de Amerikalılar “ye babam ye, bi daha mı gelicez dünyaya” tadında bakıyorlar dünyaya. Şu zayıflama ön yargısını yıksak da bizimkiler de yemek ısmarlasa ne güzel olurdu. En azından yaşın yanında kuru da yanmazdı (!).

Bu ne lan her şey diet, light, 0 kalori vs… Ne biçim zamanda yaşıyorum kardeşim, bi türlü kilo alamıyorum. Bir program da çıksın gençler size yemek ısmarlayayım desin. Hani illa KFC olmasına da gerek yok, kebapçıya da götürebilir :)

PS: Oprah’ın KFC ısmarlaması onun için çok da önemli bir olay değil. Zira Oprah 2004 sezonu açılışında programa katılan 276 seyircisine Pontiac G6 hediye ederek belki de bir rekora imza atmıştır. Gerçi birçoğu arabanın vergisini veremediğinden dolayı geri iade etmişler arabayı o ayrı.

Okan, bari sen ısmarla KFC’yi :)

Good boy

Güzel resimmiş. Sayın Şeyhmus Yöntem‘in çektiği bir fotoğraf. Böyle bi bakınca bende aktör tipi mi var ne :P

yusufsonPS: Fotoğraf yaklaşık 1.5 aylık çabayla uzattığım sakalların son görüntüsü olduğu için büyük önem taşıyor :)

I’m back

Blog alemine geri dönmemin şerefini yaşıyorum desem pek tabii abartmış olacağım. Ama en azından zevkini tadıyorum diyebilirim. Hali hazır bu saatte evde köpeğimle 3 gün boyunca yalnız kalacak olmamın belki huzuru belki sıkıntısıyla, kimi zaman da hoşnutluğuyla bloguma hızlı bir giriş yapmak istedim.

Şubat ayının geleneksel sevgililer gününü sevgilisiz atlatıp, Mart’ın cazibeliğini okul-ev arası mekik dokuyarak atlattıktan sonra artık rahat nefes alıp hayatımı yaşayabileceğim yaz aylarına yaklaşmış bulunuyoruz. Haziran – Temmuz arası okul nedeniyle staj yapacağım için staj yeri arama çalışmalarına hız kazandırmıştım ki daha gazı kökleyemeden staj yeri buldum (gaz da içimde ukte kaldı). Eğer bir pürüz çıkmazsa (Mayıs ayında kesinleşecek) 40 iş günü boyunca Habertürk Televizyonu için emek sarfedeceğim.

Yıllardır hayatımı planlı bir şekilde yaşamam meyvelerini şimdilerde vermeye başladı. Sağolsun Koray hocanın verdiği kurgu dersleri sonucunda ilk kesme-yapıştırma tekniğiyle küçük fragmanımı oluşturdum. Eh 200 milyon dolar bütçe ile çekilen bir filmi kesip içinden minik bir hikaye çıkarmak da hem çok kolay hem de çok zor oldu. Zira görsel zenginliğin olması, sahnelerin farklı açılardan çekilmesi ve aksiyonun bol ve birbirine yer yer benzeyen sahnelerden oluşması işimi kolaylaştıran taraf oldu. Bunun yanı sıra basit bir sahnede bile milyon dolar ücretli telif hakkı bulunan koca bir orkestranın çaldığı müziklerin çalması ve her bir objenin efektvari sesleri sahneleri birleştirken bana oldukça zorluk çıkardı. Bir sahnede orkestra çalarken öteki yanda “handara han han” şeklinde bir tırın geçmesi seslerin çok atlamasına neden oldu. Bir de aslen vize olan bu kısa video için aslında bu kadar kasmamamız gerektiğini, birkaç sahneyi küt küt birleştirsek bile yeteceğini öğrenmek yanıma kar kaldı. Üşenmeyip kapanma potansiyeli olmayan herhangi bir video sitesine bu yaptığım videoyu yüklersem buraya da iliştiririm.

Sıradaki çalışmam içinse James Bond’un son yakışıklısı Daniel Craig’in oynadığı Quantum of Solace’ı seçtim. Aksiyonu bol olan fakat birleştirmesi de bir o kadar zor olabilecek olan (farklı mekanlar, kopuk sahneler, hızlı ve değişken aksiyon ögeleri) bu filmi neden seçtim diye kendime soracak olursam da yanıtı herhalde kişisel tatminlik olurdu. Zira şimdilik yiyebileceğim bir halt olduğunu sanmıyorum.

PS: Başlık ile uyumlu olması için Spiderman 2 filminde Spidey’nin güçlerini kaybetmeye başladığında çatıdan atlayıp “i’m baack i’m baack” diye bağırdığı sahneyi koymak istedim ama malum youtube kapalı falan bir türlü nasip olmadı :)

WordPress.com'dan blog alın. | Tema Motion, volcanic tarafından yapılmıştır.
Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.